Dünya üzerinde sayısını tam olarak bilemediğimiz kadar konuşma dili var. Bizleri (insan olduğumu düşünüyorum) “bildigimiz” diğer canlılardan ayıran en önemli farkımız “konuşmak”, konuşmak için ise bazı kurallara ve değişik seslere ihtiyacımız var. Bu kurallar dizisi ve sesler bütününe “konuşma dili” diyoruz (yani ben demiyorum onlar bir ara demişler).
Konuşma dilleri vs. benim ilgimi çekmiyor aslında, ben konuşma dillerinden daha önemli, kuralların, seslerin ötesinde insanlığın başlangıcından beri her insanda yer edinmiş ortak ifadeler ile ilgileniyorum. Yüz ifadelerimiz, el işaretlerimiz, kağıda dökülemeyecek seslerimiz var.
Bunların arasında en beğendiğim ifade ise “Gülmek”. Hem eylem olarak gerçekleştirmesi oldukça kolay, hem de zincirleme tepkiye neden olduğu için karşılıklı olarak devam edebiliyor. Siz gülümsedikçe karşınızdakiler de gülümsüyor, kaliteli bir gülümseme zincirinin bozulması için sağlam başka bir ilgi odağı gerekiyor.
Şimdi burada bilim ile uğraşan adam ukalalığı yapıp; “Gülerken kaç bin milyon kasınızı hareket ettirdiğinizi biliyor musunuz?” gibi sorular ile devam etmeyeceğim. Hayır ukala olmadığımdan da değil, daha ziyade işin duygusal yönüyle ilgilendiğimden.
Gecenin bir vakti tramvay bulabilir miyiz diye bekliyoruz durakta, tramvay geldi “gülümsedik”… Hava sıcak, tramvayın kliması ise güneşe inat buz gibi yapmış içerisini, biz yine “gülümsedik”… Oturacak yer yok, ben ayaktayım, Sultanahmet durağında gülümsemeyen insanları indirdik, yeni yeni gülümseyenleri aldık vagona… Bu fırsattan istifade zar zor da olsa Dicle’ye bir yer bulabildik, o oturdu ben ayaktayım, biz yine “gülümsedik”… Bir iki durak daha geçtik, ten renkleri, konuşma dilleri bizimkilerinden farklı bir aile bindi vagona; bir bebek, bir küçük kız, anne ve babası… Dillerini bilmiyoruz ya, ne fark eder? Dicle küçük kız ile göz göze geldi, ikisi de “gülümsedi”…
Sonra duraklar geçtik, yol bitti eve geldik. “Gülümsedik”.