Köşelİ Düşünceler

Köşeli, kendinden sorunlu, eğlenceli, tutarsız düşünceler…

Atlatamıyorum

Portakal soysam
Baş ucunuza koyar mısınız?
Zamanı gelinceye kadar,
Saklar mısınız samanı?
Bilmezdim damlaya damlaya göl olduğunu,
Musluğu açık unutmadan önce.
Bir yer var, biliyorum;
Cahile söz anlatmak mümkün;
Deveye yaklaşmışım, zorluyorum;
Atlatamıyorum.

Orjinal şiir Orhan Veli Kanık’a ait, Anlatamıyorum

Sakız

Sarımsak ya da soğan gibi ağzınızın kötü kokmasına neden olacak besinler tükettiğimizde başvurduğumuz bir güzide kapitalizm ürünü; sakız.

Artık envayi çeşit zencefillisinden 3 boyutlusuna kadar sakız bulunuyor marketlerde. Renk renk, şekil şekil ve binlerce farklı tatta. Fakat sakızlar ile olmasa da, sakızı çiğneyenler ile ilgili takıntılarım var. Kuralları genelde sevmesem de, hiç kural olmadan da yaşanamayacağını anlayacak yaştayım. Yemek yemenin en temel kurallarından biri, ağzınızda yemek varken ağzınızın içini insanlara göstermemenizdir. Bu basit kural sakız çiğnerken de geçerli. İnsanlar ağzınızdaki sakızın modelini, rengini vs. görmemeli. Üstüne bir de bu güzide görüntünün yanında çok hoş bir (!) “cak cak” sesi kesinlikle çıkartmamalısınız.

20110913-050039.jpg

Doğru düzgün çiğneyin, madara olmayın.

Şiddeti sevmesem de (şiddet bana zarar vermiyor bu arada, şahitlerim var) bu şekilde sakız çiğneyen insanlara karşı çok güzel hisler beslemediğimi belirtmeliyim.

Gülümse

Dünya üzerinde sayısını tam olarak bilemediğimiz kadar konuşma dili var. Bizleri (insan olduğumu düşünüyorum) “bildigimiz” diğer canlılardan ayıran en önemli farkımız “konuşmak”, konuşmak için ise bazı kurallara ve değişik seslere ihtiyacımız var. Bu kurallar dizisi ve sesler bütününe “konuşma dili” diyoruz (yani ben demiyorum onlar bir ara demişler).

Konuşma dilleri vs. benim ilgimi çekmiyor aslında, ben konuşma dillerinden daha önemli, kuralların, seslerin ötesinde insanlığın başlangıcından beri her insanda yer edinmiş ortak ifadeler ile ilgileniyorum. Yüz ifadelerimiz, el işaretlerimiz, kağıda dökülemeyecek seslerimiz var.

Bunların arasında en beğendiğim ifade ise “Gülmek”. Hem eylem olarak gerçekleştirmesi oldukça kolay, hem de zincirleme tepkiye neden olduğu için karşılıklı olarak devam edebiliyor. Siz gülümsedikçe karşınızdakiler de gülümsüyor, kaliteli bir gülümseme zincirinin bozulması için sağlam başka bir ilgi odağı gerekiyor.

Şimdi burada bilim ile uğraşan adam ukalalığı yapıp; “Gülerken kaç bin milyon kasınızı hareket ettirdiğinizi biliyor musunuz?” gibi sorular ile devam etmeyeceğim. Hayır ukala olmadığımdan da değil, daha ziyade işin duygusal yönüyle ilgilendiğimden.

Gecenin bir vakti tramvay bulabilir miyiz diye bekliyoruz durakta, tramvay geldi “gülümsedik”… Hava sıcak, tramvayın kliması ise güneşe inat buz gibi yapmış içerisini, biz yine “gülümsedik”… Oturacak yer yok, ben ayaktayım, Sultanahmet durağında gülümsemeyen insanları indirdik, yeni yeni gülümseyenleri aldık vagona… Bu fırsattan istifade zar zor da olsa Dicle’ye bir yer bulabildik, o oturdu ben ayaktayım, biz yine “gülümsedik”… Bir iki durak daha geçtik, ten renkleri, konuşma dilleri bizimkilerinden farklı bir aile bindi vagona; bir bebek, bir küçük kız, anne ve babası… Dillerini bilmiyoruz ya, ne fark eder? Dicle küçük kız ile göz göze geldi, ikisi de “gülümsedi”…

Sonra duraklar geçtik, yol bitti eve geldik. “Gülümsedik”.

Sessizlik

Beynimiz bir bilgisayar gibi çalışıyor olsaydı; duyduklarımız, gördüklerimiz ve hissettiklerimiz birer giriş verisi olurlardı. Günümüz bilgisayarları herhangi bir veri girmediğiniz ya da herhangi bir iş vermediğiniz zamanlarda boş boş dururlar. Bu boş boş durma anında ise enerji tasaruffu yapmak için işlemci gücünü belirli oranda kısıtlarlar. Bilgisayarların en çok enerji harcayan donanımının işlemci olduğunu da hesaba katarsak, bu özellik pil ömrü konusunda önemli bir avantaj sağlar.

Diyorum ki, biz de arada sırada tüm veri girişlerine bir son versek, dinlemesek, görmesek ve düşünmesek? Beynimiz bu sessizlik sayesinde biraz dinlenir mi? Yeni fikirlere yer açılır mı? İnsanlara olan kinimiz, nefretimiz biraz diner mi? Sevdiklerimize sevgimiz artar mı?

Gelin bütün koşuşturmacayı bir kenara bırakın, bir an olsun sadece durun ve sessizliği dinleyin. Yanı başınızdaki huysuz gürültüyü önemsemeyin, sadece durun ve dinleyin. Konuşmayın ve düşünmeyin sadece dinleyin, dinleyin fakat mümkün olduğunca duymayın.

Çalışmaya çalışmak

Her işi yapmadan önce bir şekilde kendime başka başka işler yaratır, yapmam gereken iş için ayırdığım vaktin önemli bir kısmında, yapmamam gereken işler yaparım. Hatta şu anda bu yazıyı yazmam bile yapmamam gereken işlerden biri.

Hatırı sayılır bir zamandan beri her iş için bir yerlere notlar alıyorum, sürekli yapılacaklar listesi hazırlıyorum, işlerim bitince bir güzel üzerlerine yorumlar filan yazıyorum. Çalışma eylemimin işe dönüşmesinde büyük etkisi olduğuna eminim, fakat iş yapmak için not alma işini abarttığınızda bu sefer not alma işi, hedef olarak yapmak istediğiniz işten daha çok vakit/emek alabiliyor; bunun dengesini iyi kurmak lazım.

Çok sevgili bir dostumun, bir dönem çok severek takip ettiği bir yazarın yapmış olduğu araştırmaya göre, iş yaparken konsantrasyonumuzu bozacak 10 sn. lik bir kesilme dahi, ortalama 15 dk. vakit kaybetmemize sebep oluyormuş. Bazı durumlarda elde olmayan bu tip kesilmeleri engelleyebilmek adına bir dönem duvar kağıdı ile “şu anda çalışıyorum nolur bana dokunmayın” ibareli bir uyarı hazırlamıştım. İnsanız işte bir günümüz bir günümüzle anlaşamıyor, sıkıldım kaldırdım. İşe yaradı mı, bilemiyorum.

Bu konuda yaşadığım deneyimlerden kendime çıkarttığım naçizane önerileri sizlere sunmaktan gurur duyarım;

  • Kesinlikle her işin notunu tutun; ister yaptıktan sonra, ister yapmadan önce. Yaptıktan sonra tuttuğunuz notlar; “vay be, ulan bu kadar iş yaptım mı ben bugün” cümlesindeki mutluluğu, yapmadan önce tuttuğunuz notlar ise başınızın ne kadar belada olduğunu gösterir.
  • Mümkünse ve dayanabiliyorsanız müzik dinleyin; imkanınız varsa kulaklık ile dinlemek faydalı olacaktır.
  • Çalışmalarınızı bölebilecek bütün unsurları bir şekilde kapatın; telefonu sessize alın, işe başlamadan tuvalet ihtiyacınızı karşılayın, bilgisayarda çalışıyorsanız gereksiz uyarı veren uygulamaları sonlandırın.
  • İş için gerekli olacağını düşündüğünüz herşeyi işe başlamadan önce hazır edin; çalışma sürecini klasik kompozisyon formatında değerlendirirseniz işler daha kolay oluyor: girişte iş için gerekli araştırmayı yapın, gelişmede işi yapın (lütfen) ve sonuç kısmında yapılacaklar listesine yorumlarınızı yazın.
  • Mümkün olduğunca “basit” olun; içli kahve renkli kaleminizi bulamadınız diye not almaktan vazgeçmeyin ya da her yerde karizmatik olsun diye yanında taşıdığınız Moleskine’i boş verin; düz kağıt yeter de artar.
  • Düzenli olun; masanız her zaman bir düzen içerisinde olsun; unutmayın dağınıklık da bir düzendir.
  • Mümkün olduğunca eğlenin; işlerinizi gerçekleştirirken küçük küçük eğlenceler yaratmak sizin elinizde! Unutmayın halı kenarlarını otoban, komşunun çocuğunu doktor yapıp kendinizi muayene ettiren sizlerdiniz.
  • Hataları tekrarlamayın, ara verin; bir konu üzerinde düşünme süreniz arttıkça, o konu ile ilgili olarak yeni fikir üretme konusunda zorluk yaşarsınız. Kendi limitinizi belirleyin ve o sürenin üstüne çıktığınızda yaptığınız işe ara verin, arada başka ufak tefek işler gerçekleştirebilirsiniz fakat bunu da abartmamak gerek; unutmayın yapmanız gereken asıl iş biraz önce üzerinde kafa patlattığınız iş!
  • Arada birşeyler atıştırın; biraz kuruyemiş, ufak tefek çikolatalar hem işe konsantre olmanızı kolaylaştırır hem de sizi kafanızı kullanırken boş boş duran vücudunuzu çalıştırarak beyninize destek olur.

Benden bu kadar, bu yazıyı yazarak, asıl yapmam gereken işi yapmadığım için kendimden utanıyorum (siz de utanın) fakat şimdi not defterime yaptığım bu işi yazınca yine mutlu olacağım.

Not: Sabah sabah yazdıklarım bir yerden tanıdık geliyor diye kitapları karıştırdım, son okuduğum Yazlık kitabında Gülse Birsel buna benzer bir konu ile ilgili yazı yazmış ve ben bazı yerleri resmen esinlenmiş. Not düşeyim dedim. Bir arada aslında yaptığımız hiç bir şeyin orijinal olmadığı ile ilgili bir şeyler yazacağım.

Yol hali

Aman evladım yol halidir” diyerek başlayan, “emniyet kemerini takmayı unutma“, “sen dikkatlisindir ama karşıdakilere güven olmaz” diye sonlanan bütün cümleler gerçektir ve dikkate alınmalıdır. Yakınlarınızdan birini, herhangi bir “yol hali” yüzünden kaybetmeden önce, tanıdıklarınıza, dostlarınıza ve sevdiklerinize mümkün olduğunca bu cümleleri söyleyin; boşverin canları sıkılsın, boşverin sizi dikkate almasınlar, boşverin size ebeveyn muamelesi yapsınlar.

Bu yazıyı yazana dek benim için de çok önemsiz gözüken bu uyarıları, çok şükür ki herhangi bir yakınımı kaybettim diye yazmadım. Erken davrandım anlayacağınız, ve mecburen artık benim de burada söylenenlere dikkat etmem gerekiyor; sosyal sorumluluk kapsamında.

Unutmayın yollar çok eğlencelidir; yanınızda sevdiğiniz birileri varken bağıra bağıra şarkılar söylemek, yol kenarlarında durup kimsenin bilmediği tadları deneyebilmek… Hele de yolun sonunda sizi bekleyenler varsa, “Aman evladım yol halidir” sakin sakin…

Facebook’a Face diyenler bizden değildir!

Başlık biraz iddialı oldu zira biz kimiz bilmiyorum. Fazla dağıtmadan toparlamak gerekirse, Biz; Facebook’a Face demeyenleriz. Evet,  şimdi oldu.

İnternet çok büyüdü mirim” gibi ağır cümleler kurmadan İnternet’in ne kadar büyüdüğünü nasıl anlatacağımı bilemediğimden; “İnternet çok büyüdü mirim”.

Büyüdü de bize mi büyüdü?

Ya da bize biraz büyük mü geldi bilemedim. Bir grup insan artık bilginin güvenliği diye bir durumun söz konusu olamayacağını tartışırken, çok ama çok daha büyük br grup ise sürekli olarak İnternet’e bilgi aktarımında bulunmaya, akrabalarını, eşini dostunu etiketlemeye devam ediyor. En büyük etkenlerden biri, hem anneannelerimizin kullanacağı kadar kolay, hem de eğlenceli sosyal paylaşım sitelerinin önüne geçilemeyen yükselişi.

Bunların üstüne işin bir de popülarizm boyutu devreye giriyor ki, değmeyin gitsin. İngilizce’yi yalayıp yutmuş yurdum popüler gençliği hemen bir kısaltma buluveriyor bu tip servislere; bkz. Facebook -> Face. Araya bir de bu yeni kelimelerin kullanıldığı kalıp cümleler girmiyor mu, tadından yenmez;

  • Face’e girdin mi hacı?
  • Olm Face’te bir kız gördüm.
  • Face’te takılıyorum işte kanka…

En iyisi mi siz Facebook’a, Facebook deyiverin. Ne beni üzün ne kendinizi. Öptüm yine.

 

Giriş

Her kitap okuyuşumun ardından ağırlığı üstüme çöken yazma dürtüsü bu kez bir blog açma gereksinimine kadar ilerledi. Aklı başında tüm mühendisler gibi ben de öncelikle afilli bir alan adı bulup satın alayım ardından web sunucusu kurayım ve asıl amacım olan “yazmak” için gerekli bir de blog yazılımı kurayım dedim. Amacı gerçekten sadece “yazmak” olan bir insan için yaptıklarımın saçmalıktan ibaret olduğunun farkındayım fakat aldığımız eğitim, içinde bulunduğumuz zaman diliminin gerekleri ve şu müthiş burnu havada tavrımız sebebiyle bu suçlamaların hiçbirini kabul etmeden, en doğrusunu yine ben yaptım diyerek nihayet yazmaya başlıyorum.

Şimdi saçma sapan bir giriş yapıp, “ileride şunları yazacağım”, “bu sayfada bunları bunları bulacaksınız” gibi sözler verip sonradan mahçup olmak istemiyorum. Sadece birkaç bilgi verebilirim, sayfada herhangi bir “Hakkında” bölümü bulunmuyor ve bu sayfada yazılanların (ki ilk yazı bu) ne hakkında olduğunu, kimin tarafından ne sebeple yazıldığını sadece ve sadece burada yazılanları okuyarak anlayabileceğinizi söyleyebilirim. Kim olduğumla ya da neden bunları yazdığımla ilgilenmeden okuduğunuz takdirde, eğlence düzeyinde gözle görülür bir artış olacağından eminim.

Daha fazla uzatmadan, yeni yazıları okumanızı engelleyecek saçmalıklar yapmadan burada sonlandırıyorum. Öptüm.